Watercolors Can't Help Me...

Cumartesi, Aralık 12, 2009

dead opera motorcrash.





Pazar, Aralık 06, 2009

öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna..

Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendime bir yer edinemiyorum, kendime bir yer..

Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir..

Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?

"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.


Nilgün Marmara

Perşembe, Aralık 03, 2009

kuzeyde.



başkalarının televizyon antenlerini izlemekte gergin bir taraf var.
yüklü bulutlar gibi elini kolunu sarkıttığın o pencereden bir şeyleri
bekleyerek bakarsın aşağıya, o iki salıncağı kim koymuştur bahçeye,
pencerede elma yiyen adam hangi dilde konuşur veya sabaha karşı gelen
kuşlar hep aynı şarkıyı mı..

Pazar, Kasım 01, 2009

5.12.2007

senin gölgen içine düşüyor.

bunu birkaç kez fısıldadım sen görmeden. kimi duvarlar talihsizdi,anlamına düşen yankıyı hapsedip durdular. her satıra giren bir sözcük, her bestede inleyen bir nota,her laboratuarda güç bulan bir hastalık gibi çıldıran bir cam vardı kendinle kendin arasında.

bu satırı boşuna yazmıyorum. bu satır yağmur kokuyor. yağmura özendik. yağmur gibi çıplak,saf ve özgür olmak istedik.ama kayıp giden damlalar kadar duyarsız olmayı becerebildik sadece. farzet ki camı kırdım. farzet ki elim kesildi. farzet ki sokaktayım.

sokakta hayvan ölüleri. sokakta yürüyen insan ölüleri. hangi dil konuşulur bu kentte? hangi dilde? hangi dilde anlatılır nokta,sevgiliye? bak,senin gölgen içine düşüyor,sen bunu anlıyorsun. Ve yarabantlarını seçebiliyorum buradan,evet. dizlerinden aşağı su da dökmüşsün geçen yazdan kalan aşklar temizlensin diye. deniz kıyısında kendinle konuşmalar yapmışsın. boğazlı kazaklar giymişsin,soğuk taşa oturmuşsun sonbaharda. kehanetini kırmışsın,kırmışsın boynundaki incileri. en son sakinleşmişsin sabaha karşı 4'te belki eski bir dosttan telefon alıp. ya da sokakta tanımadığın bir adama ağlaya ağlaya hayatının yarısını anlatıp. ve kuşları da unutmadan avucundaki son kırıntılarla besledikten sonra. artık uyuyabilecek misin?

sen de sabah erken kalkmaktan nefret ediyor musun? gün ağarmadan? baş ağrısıyla uyanıp, hayatının ne kadarını bir baş ağrısı gibi yaşadığını sorgularken, ağrı kesici niyetine kullandığın insanlar gözünün önünden geçiyor mu?

haritasız ve kimliksiz yazıyorum. bu gece bol heceli ve bol klişeli...

beyaz. kurtarmayacak seni. kokundan derin bir nefes çeken beyaz korkuna geri bırakacak nefesini. biliyor olacaksın,pislik emiyorsa temizlik tükürüyordur. neden tüm yollar siyaha çıkacak demeyeyim? çerçeveden taşan ellerin de siyaha çıkmamış mı sonunda? düğmeye dokunduğun anda oda karanlık olacak, fotoğraf kararacak, kolların yorulacak, yağmur duracak, müzik susacak.

karanlık senden günahsız çıkamayacak.
giderken yanına dizlerini de alacak.

çünkü tüm karanlıklar uyumadan önce sarılacak birini arar.

şimdi lütfen ayaklarını yağmura göre uzat.

Pazar, Ağustos 09, 2009

başlığı olmayan yazı

beni uzun zamandır tanıyan, hatta haddinden fazla tanıyan biri, asla mutlu olmadığımı ve olamayacağımı söylemişti. evet bu kadar çok gülebilen bir insanın aynı oranda mutsuz olabileceği bir çelişkiler adasında yaşıyor olabilirim ama yine de yakalayabildiğim bazı mutluluklar olduğunu biliyorum, anlık şeyler olsa da. belki de bu yüzden mutluluğun kalıcı olmadığını düşünmeye başladım. aksini iddia eden varsa beni de ikna etsin.

ha bir de, mutlu aşk var mı yok mu henüz karar veremedim ama mutlu ölüm diye bir şey olmadığı üzerine yemin edebilirim.

Pazar, Temmuz 26, 2009

yarım kalmış bi öyküden.

Az eskimiş fotoğraftan yüzüme bakıyorsun buğulu,biraz esrik. Piyanonun tuşlarında gezinen ellerin hatırıma geliyor, eski fincanların ve dantellerin kokusu bir de. İtiraf ediyorum, seni çok özledim, çocukken babamın söylediği ninniler ve rahmetli amcamın mızıkasını özlediğim kadar. Eski eski eski.. neden hep eskilere takılıp kaldığımı hiç anlayamadın anlamanı da beklemiyorum. Senin için hep yeni ve heyecanlı vardı görülecek yeni yerler tanışılacak tartışılıcak sevilecek sevişilecek yeni insanlar.. bense hep yerimde saydım hala aynı fincandan kahve içiyorum hala aynı yerde yemek yiyorum hala eve dönerken aynı sokaklardan geçiyorum, ısrarla daktiloda yazıyorum ve anısı olan hiçbir şeyi atmıyorum.

Anılar insanın belleğinde depolanır eşya sadece bir aracıdır, eşyayı attığında kafandakiler de gidiyorsa bırak gitsin, zaten değmezmiş,derdin. Sen söyleyince doğru gelirdi ya her şey.. şimdi ise dikkafalı ve inatçı bir şekilde kendi doğrularımın başından beri en doğru olduğunu tekrarlayıp duruyorum. Neyi haklı çıkarma çabası bu? Ben de bilmiyorum.. bozuk bir plak, veya müzik kanallarında günde elli kez dönen bayat bir melodi gibi.. ‘’biliyordum, biliyordum, başından beri haklıydım.. ‘’ acı acı gülümsüyorum. Haklı olmak mı yoksa mutlu olmak mı?

Perşembe, Haziran 04, 2009

haziran'ı severdim aslında.


ne bolca ne de hiç, ama doğru yerde doğru zamanda 'seni seviyorum' diyebilmekten çekinmeyen ve bağlanmaktan korkmayan erkek. yaşasın ütopya!

-reklam kuşağının ve kadın tribinin sonu-

sözde özne.

Fotoğrafım
nihavendlonga
eğer hoparlörler doğru mesafede olursa bu şarkı harika olur.
Profilimin tamamını görüntüle

bizi izlemeye devam edenler